7 Şubat 2013 Perşembe

Mauritus Mauritus, Duy Sesimizi!

Basından takip etmişsinizdir. Mauritus Dışişleri ve Ticaret Bakanı Arvin Boolel, Türk işadamlarına ülkesine yatırım yapmaları için çağrıda bulunmuş ve demiş ki: Mauritus’a yapacağınız yatırımlarla Afrika kıtasına ortak olabilirsiniz.
İçinde 54 ülke barındıran, 1 milyar nüfuslu böylesine kadim bir kıtaya ortak olmak? Hem de 1,3 milyon nüfuslu bir ülkeye yatırım yaparak…Eh 1’e 1000 almakla eşdeğer, bundan iyisi can sağlığı.
Ayrıca yeni bir ticaret ortağı, ülkece ruh halimize de uygun görünüyor. Ne de olsa Avrupa Birliği’nin bizi kapısında bekletmesine sonunda tepki vermeye başladık. Başbakanımızın bu konudaki sözleri, yılların birikiminin bir sonucu değil midir? Efendim alsaydı AB bizi, duymazdı şimdi bu sözleri!
İşadamlarımız da “Avrupa kendine pazar arıyorsa 75 milyon nüfuslu Türkiye’den iyisini bulamaz” diyerek, pek güzel savunuyorlardı AB’ye girme tezimizi. Fakat telaş yok! Bizim niyetimiz üretip satmak değil de, başkalarının yaşlanan nüfusuna satamadığı mallara alıcı olmaksa, bize başka talipler de çıkar mutlaka. Maksat “pazar eylemek”se, bir gelen olur elbet.
Olmadı bizler gideriz. Çalmadık kapı bırakmaz, kahvede okeye dördüncü, dünyada Şanghay Beşlisi’ne altıncı oluruz. Elimizi sallasak ellisi. Bakın Mauritus’tan gelen davete!
Bugün bir Mauritus dediğin, nereden baksan kişi başına 15 bin dolarlık geliriyle (harcama gücü paritesine göre düzenlenmiş, IMF veri tabanındaki 2011 rakamı) listede Türkiye’nin üzerinde yeralan bir ülkedir.
Üstelik bu rakamın arkasında bir “kendini geliştirme” hikayesi de vardır, bakmasını bilenlere. Yukarıdaki tanımıyla kullandığımız kişi başına gelir listesinde 1980-2011 arası Mauritus 9 basamak yükselirken, örneğin Türkiye 9 basamak gerilemiştir. Neyse, karıştırmayayım şimdi tatsız rakamları değil mi?
Biz ticaretimize bakalım arkadaşlar. Nitekim dış ticaret öyle bir şeydir ki, uzakları yakın, düşmanı dost, zengini daha zengin yapar. Velhasıl, dış ticaret öyle bir şeydir ki, tadından yenmez.
Sanmayın ki biz Mauritus’la ticaret yapmıyoruz; zaten ilişkilerimiz var. İhracatımızın %0,02’si bu ülkeye yapılıyor. İthalatımızın ise %0,003’ü bu ülkeden. Bu oranları görüp müstehzi bir duruş sergileyen ekonomistler! Mauritus’un ihracatımız içindeki payı 2002 öncesine göre 5 katına çıkmıştır, bilir misiniz? Vizyon budur! Komşularla sıfır sorun kadar, haritada yerini gösteremediğimiz ülkelerle de sıfır sorun, ticareti desteklemektedir. “Yerini bile bilmediğimiz ülkeyle ne sorun yaşayacaktın?” diyen efendi! İnsan niyeti bozdu mu, kavgada sınır mı tanır! Alın bu arkadaşı da dışarı, vizyonu kavrayamadı!
Konuyu dağıtmayalım. El edene yüz döner, ıslık çalana bakar, çağırana gidersek, ticaret ağımız genişler elbet. Ancak bu aynı zamanda bir ticaret stratejimizin olmadığını da gösterir.
Mauritus’a demir-çelik filmaşin, optik lif kablo, ilaç ve vitamin satıyoruz. Onlardan daha ziyade pamuklu mensucat satın alıyoruz. Peki ilerlemek istediğimiz ticaret yönü, geliştirmek istediğimiz sektörlerimiz bunlar mıdır?
Hesabını yaptık mı? 20 sene sonra dünyada hangi ürünlere talep olacak? Biz bu ürünlerin hangilerini üretme aşamasında avantaja sahibiz? Hangilerinde rekabete girmeli, hangilerinden çıkmalıyız? Buna göre üniversitelerimizde hangi yeni bölümleri açmalı, kaç mühendis, kaç ara eleman yetiştirmeliyiz?
Var mı böyle bir plan? Yok! E o zaman, Mauritus Mauritus, duy sesimizi! Biz geliyoruz ama niye geldiğimizi bilmiyoruz….
 

9 Ocak 2013 Çarşamba

Merkez Bankası şerefine 3 kere...


Finans çevrelerinin adını yakından tanıdığı “the Banker” dergisi Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Erdem Başçı’yı “Dünyanın ve Avrupa’nın en iyi merkez bankası başkanı” seçmiş.

Bu haber hepimizi gururlandırdığı gibi piyasa oyuncularından bazılarını da coşkun bir sevince boğmuş anlaşılan. Hatta içlerinde hızını alamayıp bu haberi sosyal medyada “kapak olsun” diye paylaşmayı tercih edenler bile var.

Ancak “the Banker”’in Sayın Başçı’yı bu ödüle layık görme nedenleri arasında “kapak olsun” diye bir gerekçe yok. Dergi Erdem Başçı’yı bu ödüle, IMF’nin bile yeşil ışık yaktığı bir dönemde sermaye kontrollerine mesafeli durması, dünyadaki gelişmeleri iyi okuması ve “deneysel” bir yaklaşımla zor bir dönemde para politikasını başarıyla yönetmesi nedeniyle değer bulmuş.

Sayın Başçı dışında ödül alan isimler de var. Örneğin Kanada’dan sonra İngiltere Merkez Bankası’nın başına geçen Mark Carney bunlar biri. Filipinler, Suudi Arabistan ve Angola da merkez bankası başkanlarının aldığı ödüle sevinecek ülkeler arasında.

Dergi, ödül alanları kısa bir yazıyla tanıtmış. Sayın Başçı’nın tanıtım yazısının büyük çoğunluğu Başkan’ın para politikası tasarımının iyiliğini güzelliğini paylaştığı kendi görüşlerine ayrılmış. Kalanı ise MB’nin basınla ilişkiler bölümü tarafından yazılmış izlenimi veren cümleler içeriyor. Sanırım “MB ile BDDK” arasındaki “iyi işbirliği” yorumunu anlayamamamız da bundan.

Mark Carney, görev değişikliği nedeniyle meşgul olmalı ki kendisi bir şey söylememiş. Basınla ilişkiler bölümünden gelmiş izlenimi veren bir reklam-yorum da olmadığı için onu övmek dergiye kalmış. The Banker, Mark Carney’in İngiltere Merkez Bankası’nın başkanı olarak göstereceği performansın merkez bankacılık adına dünyada yeni bir sayfa açacağını düşünüyor. Ama merak etmeyin “dünyanın” en iyi merkez bankası başkanı ödülü hala bizde.

Fakat tabi ki biz ödüllere alışığız. Sayın Başçı’dan önce başkanlık yapan Durmuş Yılmaz da 2007 ve 2009 yıllarında benzer bir ödül almıştı. Son beş yıldır sürekli dünyanın ve bölgenin en iyi merkez bankası başkanları tarafından yönetilen bir ekonomiye sahip olduğunuz için geleceğe daha bir ümitle bakıyorsunuz değil mi? Evet, anlıyoruz…

Biz “kapak olsun” diyen arkadaşı da anlıyoruz. Sonuçta ortada az da olsa TCMB’yi eleştiren ekonomistler hâlâ var. Piyasa baskısı dediğimiz şeyin mahalle baskısından hiç de aşağı kalır yanı yoktur. Buna rağmen eleştirilerini dile getirmekten korkmayanlar varsa hala, işte bu ödül onlara kapak olmalıdır.

MB Başkanı Erdem Başçı MB’nin hedef bandı 3 yıllıkken, hükümetteki partinin seçim sloganını benimseyerek “bizim 2023 hedeflerimiz var” demekten çekinmemiştir bir konuşmasında. Uzun yıllar kuruma hizmet eden kadronun geriye itildiği,ne terfilerinin yavaşlatıldığına, yerlerine hükümetle “gönül birliği” içerisinde olduklarını söylemekten çekinmeyen kadroların yükselişinin sağlandığına ilişkin şikayetler ayyuka çımıştır. İktisadi literatür içerisinde son 10 yıldır tartışılan para politikası hareketleri bir anda “Türk icadı” olarak lanse edilmiş, piyasa ekonomistleri de ya literatürden bihaber oldukları için ya da işlerine geldiği için bu söylemi benimsemişlerdir.

MB’nin politikalarını eleştirenler “bu yeni icadı anlamayanlar” olarak etiketlenmiş, ağızlarını açtıkları anda “cahillik”le suçlanır olmuşladır. Bu hınç öylesine büyümüştür ki, sonunda Türkiye’nin para politikasını örneklerle, teknik açıklamalarla, bilimsel bir tartışma çerçevesinde övmeyi denemek yerine bir derginin verdiği ödülü başarının kanıtı olarak görmek ve hatta “kapak olsun” diye göstermek noktasına gelinmiştir.

Erdem Başçı son derece başarılı ve çalışkan bir teknisyendir. Bu kimliğiyle ön planda kalmaya devam etmesi de çok olasıdır. Görünen o ki, kendisinin siyasi hırsları yok. Bu nedenle, bundan sonrasında onu uluslararası çalışmalar içerisinde görmek şaşırtıcı olmayacaktır.

Sayın Başçı’nın para politikası anlamında Türkiye’ye katkıları ortadadır ve büyüktür. Başarılarının takdiri için reklam geliriyle ayakta kalan bir derginin ödülünü kanıt olarak kullanmaya ihtiyaç yoktur. Ancak kendisinin hem teknik olarak hem de MB yöneticisi olarak yaptığı hatalar da ortadır…ve sel gidip kum kaldığında, akl-ı selim ekonomistler (hala varsa eğer) bu hataları da konuşuyor olacaktır.

22 Kasım 2012 Perşembe

Türkiye'de İşsizlik Yoktur

Geçenler Radikal Blog için bir yazı yazdım ve “Hükümet “NEET”in gençlerin hayallarini?” diye sordum. Bangır bangır reklamı yapılan istihdam iyileşmesini eleştirdim, gençlerin işsiz, eğitimsiz, umutsuz olduğunu yazdım ve rakamlarla gösterdim. Velhasil dedim ki, “ne istihdam iyileşmeleri sevdim, zaten yoktular”. Peki bunun üstüne ne mi oldu? Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Sayın Faruk Çelik çıkıp “Türkiye’de işsizlik yoktur” dedi.
 
Tabi ki Sayın Bakan, benim yazım üzerine konuşmadı. Ancak açıklamasının zamanlaması şüphesiz ki kişisel tarihim açısından talihsiz oldu. İddia, bir kez daha ispat gerektirdi. O ispatı Sayın Bakan yapar mı bilemediğim için, ben kendi iddiamın peşine düştüm.
 
Önce basına yansıdığı şekliyle Sayın Bakan’ın sözlerine kulak verelim: “Türkiye'de işsizlik yok. Varsa Şanlıurfa'da 1200 kişiyi istihdam edecek iş var. Son 10 ayda 345 bin işi İŞKUR olarak karşılayamadık. Bu ay ise 37 bin açık iş var.”
 
Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre Türkiye’de Ağustos 2012 itibariyle 2 milyon 445 bin işsiz var. Son 10 ayda hükümetin karşılayamadığını söylediği 345 bin pozisyona eleman bulunduğunu varsayalım. Bu durumda kaba ve yuvarlak bir hesapla, işsiz sayısı 2 milyon 100 bin kişi olacak.
 
Ben diyorum ki, Türkiye'nin çalışma yaşındaki nüfusunun içinde 2 milyon 100 bin kişi işsiz. Sayın Bakan da diyor ki, “Türkiye’de işsizlik yok”. Tabi ki, her akl-ı selim gibi, ben de Sayın Bakan’a inanmayı tercih ediyorum. Doğrusu da budur. İşsiz olmaları, bu 2 milyon 100 bin arkadaşın tembelliğidir. Ayıptır yahu!
 
Anlaşılan o ki, bu 2 milyon 100 bin arkadaş görünmez olmaya devam edecek. Yürürken yanlarından geçip gideceğiz. İstatistiklerde gösterdiğimiz halde, konuşurken onları yok sayacaksak, ben diyorum ki rakamlardan da çıkartalım. TÜİK, sözüm sana! Sil canım bu arkadaşları defterden. Kulak ver sayın Bakan’ın sözlerine! Yok Türkiye’de işsizlik!
 
O arkadaşları defterden silerken, misal ben de şu soruları aklımdan sileyim:
 
-Amacı işsiz yurttaşlara iş sağlamak olan bir kurum, 10 ayda birikimli olarak 345 bin kişiye iş bulamıyorsa, görevini nasıl bir başarı seviyesinde yürütmektedir?
 
-Elemen arayan şirketlerde de 345 bin boş pozisyonun olduğu düşünüldüğünde, bu durum Özel İstihdam Bürosu açma işini karlı bir girişim haline getirecek midir?
 
-Nitekim Sayın Bakan’ın verdiği rakamlara göre, son dönemde 554 özel istihdam bürosuna izin verilmesi, 324 özel istihdam bürosunun da faal olması, ilginç değil midir?
 
-Devlet 10 ayda 345 bin kişilik pozisyonu dolduramayarak ve özel istihdam bürolarının açılmasını destekleyerek, emek sahibinin en doğal hakkı olan “iş sahipliği” talebinin karşılanmasını özelleştirmekte midir?
 
-Sayın Faruk Çelik, Milli Eğitim Bakanı değildir. Ancak iş arayanlarla, eleman arayanların eşleşmemesi bir eğitim politikası sorunu da değil midir?
 
-Türkiye’de eğitim sistemi, sanayinin gelişen kollarının eleman ihtiyacına karşılık verecek şekilde tasarlanmazsa eğer, sonuç hem eleman arayanın hem de iş arayanın birikmesi olmaz mı?
 
Sorulara daha da devam edebiliriz elbette ama o zaman “Türkiye’de işsizlik yoktur” sözüne inanmak zorlaşır. İstemem böyle birşeye sebep olmak. Türkiye’de işsizlik de, işsiz de yoktur arkadaşlar. Bu böyle biline!

7 Kasım 2012 Çarşamba

Not arttırımı sonrasında hayatınızda neler değiş-ME-yecek?

Her zamanki saatte evden ciktim, günaydin desem de yanıt vermeyen komşumun önünden geçip otobüs durağına doğru yürümeye başladım. Acele etmem gerek çünkü asla zamanında gelmeyen bu otobüs, bazen erken bazen geç gelerek beni ters köşeye yatırma konusunda pek maharetli. Benimse işe geç kalma lüksüm yok.
 
Gittim sıraya girdim. Yerim önde gibiydi ama kadın-erkek, yaşlı-genç farketmeden omuz atarak sırayı delenler nedeniyle kapı kapanmadan zar-zor binebildim. İşyeri servis sağlayacağını söylemesine rağmen sözünü tutmuyor. Yani tek yol toplu taşıma! Şikayet ne fayda!
 
Neyse sonunda giriyorum bizim ofise ve başlıyorum gelen gazeteleri karıştırmaya. Magazin ekleri kapılmış, spor sayfalari elde, gerisi ağırlık etmesin diye bir kenara bırakılmış. Bana kalsa daha suya sabuna dokunan gazeteler alınsın isterdim ama hem bana kalmıyor, hem de onlar cıssss...
 
Derken geçti saatler ve geldi iş çıkışı. Hep dolu gelen asansör bu sefer neredeyse boş, insanlar nedense merdivenlerden iniyor. Haydaaaa çıkıştaki bu bisiklet parkı da ne? Kaskını takıp, paçasını kıvıran atlıyor bisiklete. Benim müdürü gördüm “kusura bakma senin bisikletin üstüne düşmüş benimki” dedi. Hayırdır inşşallah, benim bisikletim mi varmış? Ya Allah atladım üstüne...başta biraz acemiydim ama Bahçelievler çocuğuyuz biz, toparladım hemen! Bu bisiklet yolu ne zamandır burda? Gidiyoruz kelle koltuk derken, arabalar önceliği hep bisiklete vermesinler mi? Sus sus, var bunda bi’ iş!
 
Geldim evin önüne ki, adres doğru gerisi yanlış...Bizim mahallede hep bahçeli evler var, bizimki de onlardan biri. Her kapının önünde posta kutusu, dikkat ettim kadınların ismi üste yazılmış. Bu araba bizim herhalde. Küçük, çevre dostu modellerden.
 
Bismillah dedim omuzladım kapıyı ki, benim hatun içeride, çocuklar da gelmiş okuldan. “Bu hafta 3 gün mesaiye kalınca, haftalık çalışma saatimi doldurdum erken geldim, yarın da evden çalışacağım” dedi karım. Herhalde ateşim var benim.
 
Masanın üzerinde mektuplar var. Hah! Bir terslik çıkacağını biliyordum ben. Bak bu bankadan; 30 yillik ipotek kredimin özeti ve ev fiyatlarının değişimine gösteren grafik. Terslik yok! O zaman kötü haber diğer zarfta. Büyük oğlanın okulundan gelmiş. Kış tatilinde Fransa’ya kayak okuluna gideceklermiş sınıfça, masrafları spor bakanlığı karşılayacakmış, bizden onay istiyorlarmış. Ne?
 
Bu sırada karımı gördüm, “çıkıp bir koşayım” diyor. Alışverişte “hızlı yürü” dedim diye kavga çıkaran karıma ne oldu? “Çabuk gelirim, akşama mahalle komitesi yeşil alanlar için toplantı yapacağız” dedi. Bu sırada “ben gelemem, akşam sendika toplantımız var, işverenle yapılacak ücret görüşmlerine hazırlanacağız” dediğimi duydum. Ben!
 
Karım “tamam” deyip çıktı, ben bayılmamak için bir koltuğa oturdum. Kumandanın üzerine oturmuş olmalıyım ki, TV açıldı. Sarışın renkli gözlü bir kadın sunucu, Fitch’in Türkiye’nin notunu “yatırım yapılabilir ülke” seviyesine yükselttiğini, ülkemizin SINIF ATLADIĞINI söylüyordu.
 
Ahhhhh be!!!! İşte buydu olan! Sınıf atlamıştık. Olduk mu sana bi İsveç, Norveç? Gelir dağılımı düzelmiş, konuşma özgürlüğü genişlemiş, sendikal haklar desteklenmiş, şehir planlamacılığı yapılmıştı. Eğitim ücretsiz, yıllık izin beş hafta ki bunun ikisini birleşik almak mecburi, hem hanıma hem bana doğum izni...daha ne olsun?
 
Toplantılık halim kalmamıştı. Heyecanımı bastıramıyordum, zihnim de yorulmuştu. Gittim yattım. Sabah erken kalkar, evin yakınındaki ormanda koşar, duş alıp bisikletimle işe giderim, ardından da sendikadaki arkadaşlara toplantıya neden katılamadığımı açıklarım diye düşünürken uyuyakalmışım.
 
Uyandığımda ne mi oldu? Size Salı sabahından beri ne oluyorsa bana da o oldu! Eski hamam eski tas...Not arttırımı yalan, var biraz da sen oyalan!

5 Kasım 2012 Pazartesi

Ekonomistin Hevesi, Memleket Meselesi


İktisat derya deniz, iktisat güzel. Kimi için muhasebedir ki herşey yerli yerinde durur, terazinin bir kesesi diğeriyle illa ki eşitlenir. Kimi için finanstir,piyasadir, taşın suyu sıkılır para kazanılır. Kimi istihdam-kalkınma-refah der, daha da üstüne tanımaz.

Bu son grup çok keyiflidir. Bunların diplomalı olanı kadar diplomasızı da vardır. Okullusu, bankalarda kredi kuruluşlarında çalışır genelde. Alaylısı, suda balık toprakta karınca gibidir, en çok rakı masasında bulunur.

Ne de olsa iktisat (ilmi de cismi de), neresinden tutsan, ne yöne çevirsen, illa ki seninle benimle ilgilidir. Hani Cemal Süreya diyor ya: Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı. Hah işte o hesap! Sosyal bilimler hakkında ne düşünürsünüz bilmem ama iktisadın mutlulukla bir ilgisi olmalı.

Çünkü herşey daha iyi bir hayat için. Çünkü:

*sen açsan, birinin o ekonomiye “büyüme”  getirmesi gerekir

*ekonomi büyürken sen işsizsen, “iş yaratımı”nı desteklemek gerekir

*işçi arayanlarla iş bulamayanlar eşleşmiyorsa, “eğitim”i konuşmak gerekir

*işi olan evine ekmek dışında birşey götüremiyorsa “ücretleri”, “enflasyonu”

*kadınlar iş bulamıyorsa, fırsat eşitliğini, iş yerinde kurulacak çocuk yuvalarını,

*emekçi yarınını bilmiyorsa “sosyal güvenlik”i, “sendika”yı...

...konuşmak gerekir. Ama illa ki konuşmak gerekir. Kimse adına düşünmeden, kimseyi kurtarmaya çalışmadan, hep birlikte...Güler yüzle...

Tam da bu yüzden, ekonomistin hevesi, memleket meselesidir. Miting alanı rakı masasıdır, çay sofrası, kahve sehpasının çevresidir.

En has beyin takımı aile üyeleri, eş, dost, tanıdık bakkal, manavdır. Bir de illa ki gençler...Çünkü onlar fikrimizin ince gülüdür ki açarlar, açarlar, açarlar...Eleştirmekte bizden cesurdurlar, daha iyisini istemekte bizden yürekli...O yüzden baş ekonomist gençlerdir, değişmez, değiştirilmesi teklif edilemez.

Ama bir sorun var bu işte. Çayın demi kararınca, kahvenin telvesi dudağa çarpınca, rakının çakırkeyifliği geçince ekonomistlere ne olur? Külkedisi’nın arabasının bal kabağına dönüşmesi gibi, yoksa onlar da kaybolur mu ortadan?

Bu sorunun yanıtını biz vereceğiz. Aldığın ekmeğin fiyatı ve gramajı ne? Geçen yıl neydi? Ya ondan önceki yıl? Senin maaşın mı daha çok arttı, ekmeğin fiyatı mı? Biniyor musun metroya? Ne oldu tek geçisin fiyatı? Taksi ücretine de zam gelmiş, köprü geçişlerine de mi? Sigortasız çalıştırıyorlarmış seni. Demiyorum ki istifa et, ama konuşmaya başladın mı sendika hakkında arkadaşlarınla? O aldığın akıllı telefona gerçekten ihtiyacın var mı? Arka nahiyene yabancı marka yapıştırmadan,yerli malı giyerek de yürüyebilir misin? Beşiktaş pazarı bittiğinde yerlere saçılan sebzeleri gördün mü? Doğru düzgün bir gıda taşıma ve depolama sistemimiz olsa, tarladan gelirken kırılmasa hasatın yarısı, aldığın sebzenin meyvenin fiyatı yarıya inip kalitesi ikiyle katlanır mıydı?

Boşver sen diplomayı...Şu yukarıda sorduğum sorulara yanıt verdin mi, enflasyonu, cari açığı, istihdamı, tedarik zincirini, tasarruf-yatırım oranı sorununu konuşmuş olduk zaten. Bunları bileni de, bugün nereden baksan bir aracı kuruma baş ekonomist yaparlar yahu. İyisin iyiJ

O zaman şartlarımızı başta koyalım. Çayın demi yanmayacak, yanında pazılı börek olacak. Kahveyi, tatlıdan sonra, az şekerli içerim. Rakı tek olacak, karar miktar suyla süvaride içilecek, peynirin üstüne biraz zeytinyağı eklenecek.

Dostlar gelsin, sohbet başlasın...Daha güzel bir hayat istemekten utanılmasın, çalışmaktan gocunulmasın, basiretsiz muhalefet (bi sinrimi zıplatmayin benim) yapılmasın. Ekonomistlik de dostluk da baki olsun. Akinci kuralidir, değişmez: Öyle dedik, öyle olsun!

2 Kasım 2012 Cuma

Hükümet, “NEET”tin gençlerin hayallerini?


Hayal kurmayı yasaklayamazlar ya, insanı hayal bile kuramayacak hale getirebilirler. İşsizlik bela, işsizlikten kurtulamayacak hale getirilmek kör kuyu.

Sandalyeleri dizmişler, çevresinde dans ediyoruz, biri aniden müziği kestiğinde oturmak zorundayız. Sandalye sayısı bizim sayımızdan az, açıkta kalanlar olacak, dikkat! Gençlerin iş arama yarışı işte bu.

Bir de bu yarışa dahi sokulmayanlar var. Ekonomistler onlara İngilizce NEET terimini uygun bulmuş: Not in Education, Employment or Training. Türkçesi: Eğitimi, İşi, Öğretimi Olmayan. Yok Yok Yok! Hayal kurmaya dermanı da yok!

Duyuyorum; anlatıyorlar, yazıyorlar...Dünyada işsizlik artarken, Türkiye’de düşüyor diye seviniyorlar. Hatta bir de çalışma yapmış bizim Merkez Bankası; Türkiye ekonomisinin iş yaratma yeteneğinin arttığını gösteriyor. Ne diyor bu çalışma? Türkiye ekonomisi 2005-2008 döneminde 1 puan büyüme karşılığında istahdamı 0,28 puan arttırırken, 2009-2011 döneminde 1 puanlık büyüme istihdamı 0,75 arttırır olmuş. Breh breh! Tarım dışı istihdamda değişen birşey yokmuş ama...

Yani ne diyorlar? Tarım dışında, finans sektöründe, endüstride, hizmetler grubunda iş yaratımda bir değişiklik yok. Ama bir mucize olmuş ve tarım grubunda daha önce 1 kişiye iş bulurken, şimdi 3 kişiye iş bulur olmuşuz.

Burada devreye ben gireyim ve çağrımı yineleyeyim: ekonomistler dışarı! Onları gönderdikten sonra, buyrun biz gerçekleri konuşalım.

İşsizlerine iş bulma konusunda başarılı olduğu söylenen Türkiye’de, 1999 yılında 15-24 yaş grubu gençlerin %34’ü işsiz ve eğitimsizdi (yukarıda tarif ettiğim NEET). 10 yıl sonra, 2009’a geldiğimizde ise yatırımcılara maharetle satılan Türkiye’nin ekonomik başarı hikayesine rağmen, NEET oranının arttığını ve %37 olduğunu görüyoruz.

Sokakta yürürken 15-24 yaş arası 10 genç sayın. Bunun 4’ünün, işi, eğitimi ya da eğitimin yerine geçecek gördüğü bir kursu yok. Bu 4 gencin geleceğe dair umutlu olmak, hayaller kurmak için elinde birşeyi yok.

Bu söylediğim rakam ortalama tabi. Erkek-kadın ayrımı çok daha vahim bir tablo çıkartıyor karşımıza. Erkeklerde bu oran %20 iken, kadınlarda oran %50’nin üzerinde. 15-24 yaş arasındaki gençkızların yarısı iş-eğitim-öğretime uzak, kocaya, dayağa, kadın cinayetine kurban olmaya yakın.

Bu arada hani hava atıyorsunuz ya, dünyada işler kötüleşti Türkiye’de iyileşti diye, bir bakalım...Biz, NEET oranını 10 yılda 3 puan arttırırken, borcu yüksek ve banka bilançoları kötü diye battı dediğiniz Avrupa 2,5 puan, OECD ülkeleri ise yarım puan düşürmüş.Yani iş ve eğitim sağladığı genç nüfus oranını arttırmış.

Biri çıkıp 2009 yılının kriz yılı olduğunu ve sonucun bu nedenle kötü olduğunu söyleyebilir. Ancak 2000-2009 döneminde Türkiye ekonomisi %5,8’lik bir medyan büyüme performansı sergileyerek, hem OECD hem de AB-21 ortalamasını geride bıraktı. 10 yıllık büyümenin izi, bir yılda mı silinir?

Yaş grubunu değiştirelim: 25-29 yaş arasına bakalım. 2001 yılında, bu yaş grubunun %40’ı işsiz, eğitimsiz. 2010’a gelene kadar ortalama %4,6, 2010’da, %9,2 büyümüşsün ama işsiz-eğitimsiz gençlerin oranı iki puan yükselerek %42’ye gelmiş. Gençlere eğitim, öğretim, iş vermeyeceksen, niye, kime büyüdü bu ekonomi? Ya da böylesi bir rakama sen büyüme diyeceksen, niye okudun o iktisat fakültesinde?

Demek ki neymiş? Nasıl ki yükselmek sadece ekonomik büyüme ile olmuyorsa, batmak da artan borçla, sorunlu banka bilançosuyla olmazmış. Batmak, ey efendi, bir ülkenin gençlerinin elinden hayallerini almakla, onları hayal kuramaz hale getirmekle olurmuş! Borç azaltılır, banka bilançoları düzeltilir…isteğine ulaşacağını hayal etme, bunun için çalışma fırsatı bile vermediğin gençler ne olur?

23 Ekim 2012 Salı

Piyasa ekonomistlerini koyun mu sandın? Enflasyon tahmini yapmayı oyun mu sandın?


Merkez Bankası yarın 2012 yılının dördüncü ve sonuncu Enflasyon Raporu’nu yayınlayacak. MB’nin temel iletişim araçlarından biri olan bu rapor yılda 4 kez yayınlanıyor. Para politikasının önümüzdeki dönemde nasıl şekilleneceğine dair mesajlar arayan piyasa ekonomistleri, bu raporu büyük ilgiyle takip ediyorlar. Rapor, ikinci yarisi tatil olan bir arife gününde açıklansa bile.

MB, ayda iki kez ekonomistlerle Ankara’da toplantı gerçekleştiriyor ama bu toplantılara MB Başkanı Erdem Başçı katılmıyor. Enflasyon Raporu’nu ise Erdem Başçı bir basın toplantısı ile kendisi tanıtıyor, sonrasında sorulara yanıt veriyor. Rapor bu nedenle de ilgi çekiyor.

Genelde raporda ilk bakılan nokta MB’nin enflasyon tahmini olur...ki ben bu durumu hiç anlamam. 2006’dan beri piyasa, enflasyonu MB’den daha iyi tahmin ediyor.

MB hedefi tutturamadığı gibi, enflasyonu tahmin de edemiyor. Nereden baksan dökülen bir durum.

Örneğin 2006’de MB %5’lik enflasyon hedeflemiş ama %9,7’de kapatmışız seneyi. Azmetmişiz, 2007’de %4’lük hedef koymuşuz, sonuç %8,4 olmuş. Yılmamışız, “bir daha deniyoruz beyler” deyip 2008’de birkez daha %4’e niyet etmişiz, vardığımız yer %10 olmuş.

Oturup biz bu hedefleri neden tutturamıyoruz diye düşünürken, akıllı bir arkadaş “olm hata bizde değil hedefin kendisinde. Hedefi değiştirelim. Ahan da çöpe attım eski hedefleri” demiş, bize de mantıklı gelmiş olacak ki hedefleri yükseltmişiz. “Dünyada emtia fiyatları yüksek gidiyor, enflasyon herkeste yüksek, olur o kadar, idare edin” diyen MB’ye piyasa da anlayış göstermiş, “darlanma yiğidim, olur öyle” demiş.

Sen sağ, ben selamet MB enflasyon hedefini 2009 için %7,5’a, 2010 için %6,5’a yükseltmiş. Eeee %4’ten yükseltildiği düşünülünce hiç de azımsanacak bir nokta değil aslında. Yükselttiğimiz hedefleri  tutturduğumuzu söyleyelim, atlamayalım. Varsa bir hak, yemeyelim.

MB zafer turu atarken piyasa da kolbastı oynuyormuş. Oysa ki tutturulan hedefler yukarı çekilen hedeflerdi. Ama küresel krizle birlikte, emtia fiyatları düşmüş, dünyada enflasyon riski kalmamıştı. Yukarı güncellemenin nedenleri ortadan kalkmış, fakat rakamlar değiştirilmemişti. Olması gereken %4-5’lik hedefe göre hala yüksek bir enflasyonumuz olduğunu ise kimse görmedi, duymadı, söylemedi.

Fakat tabi her MB, enflasyonu düşük tek hanede tutma zorluğu ile imtihan edilecektir. Nitekim 2011’e geldiğimizde elimizde %5,5’lik bir hedef vardı. Sıkı durun! Sonuç? %10,4.

Aman efenim ben kura değer kaybettirdim de o yüzden oldu, yok efendim gıda fiyatları dalgalıydı ondan oldu...bitmez tabi mazaret, illa ki...Ama sorular da bitmez. Örneğin ben de şunu merak ediyorum. TL’ye değer kaybettirdiğini bile bile, yılın 10 ayı da geride kalmışken, sene sonu tahminini son Enflasyon Raporu’nda %8,3 diye yayınlayan sen değil misin arkadaş? İki aylık yanılma payı 2 puan olur mu? Olsa bunu yapan başkan görevde kalır mı?

İşte yarın dinleyeceğimiz Enflasyon Raporu bu rapordur. Hazırlayanlar aynıdır, sunan aynıdır. Yutan aynı mıdır? Önemli olan odur. Raporu görmeden yorum yazmam da bundandır.